Venüs... Her Şey Aşktan
Neresinden yazmaya başlamak gerekir bilmiyorum ki, nereye baksam aşk iken... Bu aralar Venüs’ün retrosunu anlatıyor astrolojiyle ilgilenenler de; derler ki değersizlik anlatır bu retro.
Neresinden yazmaya başlamak gerekir bilmiyorum ki, nereye baksam aşk iken... Bu aralar Venüs’ün retrosunu anlatıyor astrolojiyle ilgilenenler de; derler ki değersizlik anlatır bu retro. Oysa gökyüzünün pürüzsüz dilini kalbiyle okuyanlar bilir ki, o sızı bambaşka bir uyanışın müjdecisidir.
Venüs, gökyüzündeki o muazzam döngüselliğinde şeffaf bir amaca hizmet eder; aşka. O, Güneş’e aşık olandır zira... Yönünü kaybedercesine dönüp durduğu bir danstır Venüs'ün deseni... Akşam yıldızıyken karanlığını bize anlatırken, o karanlığın içinden geçerkenki sürecini anlayalım diye belki de yeryüzünde tanrıça İnanna’nın yolculuğuyla anlattı değil mi? Gökle yerin şahitliği pürüzsüz bir kozmik senkronizasyonla mühürlensin diye...
Sümer tanrıçası kudretli İnanna, ihtişamlı aşkına ve güçlerine rağmen ruhunun derinliklerinden aldığı çağrıyı dinledi. Biliyordu ki kalbindeki bu beşeri aşkın ötesi vardı ve süreçleri belki de hiç bilmeden, korkarak ama cesaretle kendi karanlığına girdi; yani yeraltına... Kız kardeşi Ereşkigal’in kontrolünde olduğu anlatılan yeraltı dünyasına...
Buradaki işleyişe yabancı olan İnanna, aşkın serüveninin açılması gereken kapılardan ibaret olduğunu bilmiyordu. Hele ki tüm yetkilerini, dünyanın ona kazandırdıklarını, tahtını ve ihtişamını bırakması gerektiğini de... Ancak her eşikte gönüllülükle bıraktı her birini; benliklerini, ben zannettiklerini tek tek... Zira dönüşüm gönüllülük isterdi.
Bedeni, cesedi bir duvara, bir et kancasına asıldığı anda da gönüllüydü İnanna... Bu arada kardeşi Ereşkigal de İnanna’nın karanlık yüzünü, yönünü ifade eder esasen; bir aynadır. Ve yeraltı diye işaret edilen de işlenmemiş, bilinmemiş, farkında olunmamış gizlerdir, sırlardır, açığa çıkmayı işaret eden...
Tüm bunlar burada yaşanırken, Venüs gökyüzünde kendi desenini oluşturuyordu; senkrondu yeryüzüyle işte... Gün geçtikçe Güneş’e çekiliyordu Venüs. Astronominin Alt Kavuşum dediği o mistik hizada, ışığından vazgeçerek, yok olmayı göze alarak Güneş’in kalbine (Cazimi) çekiliyordu. Süreç buydu zaten, direnmek mümkün değildi... Aşka direnilemezdi...
Venüs’ün Güneş’in, yani İlahi Olan’ın kalbinde hemhal oluşu, ona teslimiyeti ve adanmışlığıdır bu... Tam 8 gün boyunca o devasa ışığın içinde erir kalbi. İşte bu 8, tesadüf değildir; İnanna’nın sembolizmasıdır, Ana Tanrıça’nın, o kadim anaerkil düzenin ta kendisidir. Tasavvuftaki fena-fillâhtır burası... O derin "ölmeden önce ölmek" sırrı...
İnanna da bunu bilen bir yerden, artık teslimiyetini idrak ettiği noktada bilge Tanrı Enki ona su ve yiyecek gönderir ki bu yeniden yaşamı işaret eder, ilahi dokunuşu işaret eder. Teslimiyetin ardından kalbe üflenen o hakikat suyu gibidir bu...
Venüs artık Güneş’in kalbinde yanıp dönüşmüş, artık dengenin diğer ucuna geçmiştir. Şafağın geceyi araladığı yeryüzüne tüm ihtişamıyla, sabah yıldızı olarak açığa çıkmıştır arrtık. Geceden, yani karanlığından ilahi olanın ışığını yeryüzüne açığa çıkaran olmuştur zira; şebnem gibi... Astronomide artık bir Sabah Yıldızı (Işık Getiren) olmuştur o. Kendi cehenneminden geçmiş bir ruhun, yeryüzüne artık başkalarının yolunu aydınlatan bir meşale olarak geri dönmesidir bu. İnanna da yeryüzüne tekrar çıkabilmiştir artık ancak hiçbir şey eskisi gibi değildir; beşeri aşkını, yani kocasını döngüsel zamanlarda görecek bir anlaşmayla varoluşuna devam eder ve ettirir...
Venüs gökyüzünde 8 yılda bir sekiz yapraklı bir gül deseni çizer ve biliriz ki gül de ilahi aşkı ifade eder. Ve o, bu deseni binlerce yıldır yapıyor; biz görelim diye belki de, her şeyin aşk ile ve aşktan olduğunu...
İşte binlerce yıldır göğe nakşedilen o devasa aşk gülünün yapraklarından biri de, 9 Mayıs 1981’de İzmir semalarında, Güneş Boğa’da parlarken usulca yeryüzüne düştü... O gün dünyaya gözlerini açan o kalbin hikayesi de bu döngünün pürüzsüz bir parçasıydı zira. Gökyüzünde Güneş'in hemen ardından batan, o gizemli gecenin rehberi Akşam Yıldızı formunda doğmuştu onun Venüs’ü. Ruhunun bu hayattaki yürüyüşü, İnanna’nın o yeraltı kapılarına doğru attığı ilk adımlarla eşzamanlıydı. Hayatın ona sunduğu her sızıda, elindeki dünyevi etiketleri, egonun bağlarını o yeraltı kapılarında gönüllülükle bırakmayı seçti her defasında.
Çünkü o, karanlığın içinden geçmeden, o sekiz günlük mistik yok oluşu ve adanmışlığı tatmadan yeni ufkunda parlayan sekiz yapraklı bir aşk gülüne dönüşülemeyeceğini kendi içsel pusulasıyla zaten biliyordu. Şimdi o kadın, kendi karanlığıyla cesaretle yüzleşmeye çalışan, içindeki gizleri dönüştürerek bizzat ışık olmayı ve yeryüzüne ışık saçmayı isteyen tam bir farkındalık halinde... Artık o zorlu yeraltı kapılarından geçip arınmış bir ruhla, şafağın usulca araladığı o sonsuz kapıdan süzülme vaktidir. O kapıdan yeryüzüne açığa çıkan, gecenin tüm işlenmemiş gizlerini pürüzsüz bağrında taşıyan o saf tanedir artık... Geceden aldığı o kadim sırrı aydınlığa ve bilgeliğe taşımak için uyanan, o bilge ve aşık ruhun ta kendisiydi...
Aşktan gelen her şey aşktır zira... Aşkın sende...,
5.10.26