Tarih, birbirinden kopuk kompartimanların ötesinde, sanki merkezinde Anadolu'nun yer aldığı bir kaynaktan süzülen akışkan bir hafıza zinciridir Bugün "Yunan Felsefesi" veya "Sümer Medeniyeti" altında okuduğumuz evrensel kavramların, aslında *Anadolu merkezli ortak bir gövdenin organik parçaları olduğu söylenebilir
Daha önceki bir paylaşımımda, Luwi hiyerogliflerinin çocukluk hafızamdaki gizli alfabemle nasıl kesiştiğini ve bu arayışın içimde nasıl başladığını anlatmıştım; işte o günden beri bu saklı bağın izini sürmeye, araştırmalarımı daha da derinleştirmeye devam ediyorum.** Bu süreçte Luvilerin medeniyet tohumlarını nehirler ve deniz rotalarıyla çevre uygarlıklara taşımış olması, belki de tarihin coğrafi yönünü daha dengeli bir zemine oturtmaktadır

Bu yayılımın en felsefi yansıması da insanlık bilincine yön veren kozmik "Yedi Bilge" arketipinde kendisini gösteriyor...
Esasen kayıp, giz zannettiğimiz derinliğimizdir diyebilirim..

"Yedi Bilge" Aslında Kimdi?

Kaynaklar bize Sümer ve Asur tabletlerinde geçen, medeniyeti su sınırlarından (Eridu Sahili) karaya çıkarak insanlığa öğrettiği varsayılan yarı insan yarı balık formundaki yedi doğaüstü varlıktan, yani Apkallu (Yedi Bilge) den bahseder. Apkallu'nun yedi tanesi de, temelde insanın kendi içsel karanlığında yolunu bulması için ruhsal genetiğine işlenmiş o tek ve bölünmez büyük bilgeliğin sanki yedi farklı pelerini gibidir. Astro-arkeolojinin Fransa'daki Lascaux Mağarası'ndaki Ülker Takımyıldızı (Pleiades - Yedi Yıldız) haritalarında bulduğu o kozmik takvim tohumu, belki de insanın kendi bilinçaltı sularından (Abzu) uyanan o saklı bilgiyi işaret etmektedir

Dış Dünyadaki Aynalar:

Bu derinleşme yolculuğunda karşıma çıkan büyük araştırmacıların teorileri, bilginin aşağı havzalardan ya da batıdan değil, sanki Anadolu merkezinden dışarıya doğru dalga dalga pompalandığını farklı dillerle teyit ediyor:
Prof. Dr. Fahri Işık'ın "Uygarlık Anadolu'dan Doğdu" felsefesiyle bakıldığında içteki taşlar yerine oturuyor. Fahri Hoca, Batı dünyasının Grek Mucizesi ve İyonya felsefesi olarak sunduğu değerlerin aslında tamamen bu toprakların yerli halkı olan Luvilerden ("Işık İnsanları") doğduğunu arkeolojik olarak dünyaya gösterdi. Sefa Taşkın'ın dilbilimsel izlerinde yürüdüğümüzde ise Sümerlerin bilgelik tanrısı Enki'nin, hiyeroglif tabletlerde doğrudan Anadolu kökenli "Iyas" (Luvi dilinde Su/Pınar) adıyla geçtiğini görebiliyoruz. Kültürün ve bilgeliğin, tıpkı Anadolu dağlarından doğup güneye akan nehirler gibi yukarıdan aşağıya taşındığı dille de fısıldanıyor.
Dr. Eberhard Zangger ise Luvilerin Tunç Çağı'ndaki üstün denizci ve metalürji teknolojisini önümüze koyuyor. Sümerlerin "bize medeniyeti su sınırlarından gelen parlak, pullu varlıklar öğretti" dediği o gizemli figürler; belki de parlak metal zırhlarıyla nehir yataklarını ve kıyıları aşarak güneye ulaşan o ileri Luvi bilgelerinin birer yansımasıdır. Ur Kral Mezarları'ndaki metallerin Toros Dağları kökenli çıkması da bunun fiziki bir mührü gibidir.
Graham Hancock ve Edgar Cayce gibi küresel alternatif tarih isimleri ise işin kozmik boyutunu tamamlar niteliktedir. Cayce, trans okumalarında büyük buzul çağı felaketinin ardından kadim evrensel kayıtların ve yüksek bilincin korunması için seçilen en güvenli jeolojik sığınağın Toros Dağları hattı olduğunu söylüyor. Hancock ise bu Anadolu hafızasının dünyaya yayıldığını vurguluyor

Anadolu Hiyeroglifleri Saklı Dil

Luviler, çivi yazısının yanı sıra tamamen kendilerine özgü, piktogramlardan oluşan evrensel ve ezoterik bir Anadolu Hiyeroglif yazısı kullandılar. Apkallu figürlerinin elindeki kozalağın Mezopotamya'da "yaşam ağacı" ile özdeşleşmesi gibi, Luvi hiyerogliflerindeki "su", "ışık" ve "güneş" sembolleri de Anadolu'da şekillenen saklı bir dilin yansımalarıdır. İncelediğim her kaynakta bu ortak bağın izlerini bulabiliyorum; çünkü insanın dışarıda, tarihin derinliklerinde aradığı o gizemli öğretmen, belki de çoktan hatırlanmış olan kendi öz varlığıdır.
******
Çağları Sıçratan O Büyük KırılmaMÖ 1200'lerde Kıbrıs (Alaşya) kıyılarındaki tarihin ilk büyük deniz ve kara savaşlarıyla başlayan o hareketlilik, eski dünyanın kapalı saray ekonomilerini esnetti. O döneme kadar sadece kralların tekelinde gizlenen maden sırları, gökyüzü takvimleri ve ezoterik öğretiler belki de bu sayede geniş kitlelere yayılarak insanlığı Tunç Çağı'ndan, Akdeniz felsefesini doğuracak olan Demir Çağı'na taşıdı. Bu özgürleşen bilgi akışı, Kıbrıs Soli'deki som altından yapılmış o muazzam "Soli'nin Altın Yaprakları" (Asma ve Üzüm Tacı) ile Ana Tanrıça (Kubaba) kültünün mistik felsefesine; oradan da panteonların ikiz aynasından süzülerek Miletli Thales gibi isimlerle "Antik Çağın Yedi Bilgesi'ne dönüşmüş olabilir. >

*********: Kendimize Dönüş Yürüyüşü
**** Yüzyıllar sonra aynı topraklarda "Yedi Ulu Ozan" kültüyle varlığını bâtıni bir nehir olarak sürdüren bu "Yedi Işık" silsilesi, aslında çağlar boyu pelerin değiştirmiş tek bir büyük hakikat yürüyüşüdür. Bizler zihinsel olarak henüz "bilmediğimizi" zannetsek bile, ruhsal ve genetik hafızamız sezgisel olarak bize her an yardım etmeye ve bizi kendimize doğru yürütmeye devam ediyor; tıpkı dış dünyada izlerini tamamen yok zannettiğimiz ama taşların altından yeniden doğan o kadim Luviler gibi...